Ünye 1970`leri Yeniden Yaşadı FOTO GALERİ
Karadeniz Geridönüşüm, Ünye`yi temsil ediyor
Kahreden Kaza; Kendi Oğlunu Ezdi
Bu yıl Faaliyete geçecek
İsa Yar Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
KIŞ’I KARADENİZ’DE YAŞAMAK
Email: isayar@haberunye.com



 

Ömür dediğin ne ki; dört mevsim…
Mevzuumuz bu değil elbette. Kış, bir mevsimin adı besbelli; sararan yaprakların artık dalında tutunamayıp toprağa düşmesinden anlarız yola çıktığını. Bazen takvimlere aldırmadan kış-kıyamet aniden bastıran ve fakat soğuk nefesine rağmen çocukların yüreğini ısıtan mevsimdir kış. Nispeti insan ömrünün ileri yaşlarına tekabül etse dahi, kış çocukluğumuzun mevsimidir kanaatimce; ah çocukluğumuz, uzak ülkesi her birimizin…
Karadeniz sahilinde bir köyde geçti çocukluğum. Köyün adının Okçulu olmasında ceddimin dahli var mı, bilmiyorum; bildiğim o ki denizin koylaştığı ve büyükağız deresinin döküldüğü sahilde, yalı’nın henüz hüznü tanımayan haşarı çocuklarıydık. Kendine özgü bir iklimin içinde yaşarken mevsimleri, iç iklimimizin de oluştuğu muhakkaktı. İnsanın mekâna ve mekânın insana tesirini daha sonraları öğrenmiş olsak bile, sanırım ‘içimdeki deniz’ mevsimin renklerini kuşanarak yaşımla büyüdü hep. Büyüdü ve bu iç denizden hiç çıkamadım. Bu, hep böyleydi…
Çocukluğumu/delikanlılık günlerimi metine karıştırmam narsisliğimden değil. Kırklı yaşlarımın son yaprağında buna ihtiyacım da yok. Elbette kış, çocuk gözüyle bir başka güzeldir ve fakat işaret etmek istediğim: yaşanmışlıkla beraber biz de değişmiş oluyoruz ve nesneye bakışımız farkındalığın çoğalmasıyla farklılaşıyor, derinleşiyor; bu doğru ama mevsimlerin tezahürü değişmiyor mu? Erciyes’e kar hâlâ aynı ve zamanında yağıyordur belki; Ilgaz, Uludağ, Toroslar ya da bozkır için mevsim bozulmamıştır yani şaşırtmaz sizi; ama Karadeniz’de sanki öyle değil! Çocukluğumun kışları çok güzel olduğundan mı böyle düşünüyorum, kim bilir! En iyisi ben kış’ı Karadeniz’de yaşamayı anlatayım.
 
Burada mevsimler iç içe geçmiş gibidir; gün içinde dört mevsimin yaşandığı vakidir dersek mübalağa olur ama gerçeklik payı da vardır. Daha ilkokulda iken sınıf duvarında gördüğümüz dört mevsimi tasvir eden tablolardan farklıdır biraz. En azından kara ile denizin buluşma çizgisinde, sahil kesiminde bu böyledir. Sahil üşüdüğünde anlar dağlara kar düştüğünü; çocuklar ise beyaz bir sabaha uyandıklarında.
Gök grileşir, deniz ufku tozlu bir halının katlanması gibi gittikçe yaklaşır sahile. Rüzgârın savurduğu damlalar çarpar pencerelere önce, martılar uzaklaşırken köpüklü dalgalar döver sahili, gün vaktinden önce kararır adeta ve fırtına eşliğinde “karla karışık” bir yağış yoklar Karadeniz’i. Nedense ilk kar gece yağar, sabah fark edilir. Günümüzde şehir zaten ışık cümbüşüdür ki köyler bile sokak lambaları ile aydınlanmaktadır. Gece yağan kar’ın sokak lambası ışığında lapa lapa dökülüşünü seyretmek her yerde aynı temaşa zevkini verir muhakkak. Bir de kış gecelerinde mehtabın gözleri yormayan güzelliği… Sahilden çok uzak iç kesimlerde kışı yaşamışlığım vardır. İç kısımlarda sert karaktere sahip mevsim, sahile inince yumuşar, kardan ayaklarını en çok sahile kadar uzatır. Oradan ileri geçmek erimektir kar için; denizin kara olduğu bu iklimde karakış geri çekilir, otağı gâh Erzurum, gâhî Sivas, gâhî Erciyes’tir…
Kış her yerde kış’tır elbette; üşümek ve ısınmak da. Buna bir diyeceğim yok. Diyeceğim o ki Karadeniz ikliminde mevsimler biraz kendine özgüdür. O bildiğimiz yağmur yalnız burada “nefesten yumuşak, kıldan ince ve çisil çisil” yağar. Kar, deniz üzerinden geliyorsa muhakkak rüzgârın eşliğinde bir telaşla gelir, okyanus aşmışçasına yorgun tutunur ilk düştüğü yere. Deniz görmüş kar fazla koruyamaz kristal bünyesini; çözülür, sulu sepken, gözü yaşlı teslimiyetle karışır toprağa. Karadeniz sevgilidir ve bunun için olmalı, kar evvela sahilden çekilir; eriyerek özüne dönüşür ve kavuşur denizine. Darası dağlara, arası ırmaklara ve yarası şaire düşer.
Kış biraz da sohbettir. Dış mekâna tesir eden mevsim insana iç mekânını fark etme ve bu mekâna çekilme imkânı/fırsatı verir. İnsan çabasıyla ısıtılan evlerde, firari yakınlıklar sokandan/dıştan eve dönüşü yaşar. Ev, eksilen ilgiye tekrar kavuşur. Aile sıcaklığı sobanın etrafında ete kemiğe bürünür. Kaloriferli dairelerde iyi ısınırsınız ama kış sobalı evlerde bir başka hissedilir. Çocukluğumuzun kışları nefes alan ahşap evlerde geçerdi. Elektriğin olmadığı, gaz lambaları ya da lüks ışığıyla aydınlanan odalarda kuzine veya sobanın sıcaklığında ders çalışır, darı’sı ayıklanmış kesmük’ten kuleler yapardık. Gaz lambasının titrek ışığında eşyanın duvara akseden gölgeleri muhayyileyi zenginleştirirdi. O lambalar ki fitil yandıkça ışığı kısılır, isterseniz ışığı azaltır ya da çoğaltabilirdiniz. Eşyanın geçiciliği, fanilik şuur altına işlerdi. Günümüzde ise elektrik için aynı şey söylenemez; geçelim... Ev dışında kapalı mekânlar kalabalıklaşır, mesela çay ocaklarında sohbet uzar, şehrin yalnızları ise yalnızlığın yeni tanımlarını keşfederler. Öte yandan kış insanda giyinmek olarak tezahür eder ki severim bu tahakkümünü…
Kışın bir yüzü de zahmettir. Evsizler, garibanlar, tanımlanmış bir mahrumiyeti yaşayanlar için zorluktur. Üşümek ve ısınamamaktır. Ayaklarının üşümesi, ellerinin çatlaması, eski bir paltoya sarınmasıdır. Odundur, kömürdür, masraftır. Mesela balıkçılıktır Karadeniz’de. 
Sahilde kar uzun müddet ikamet etmez. En çok dağlara yakışır olduğundan mı bilmem ve fakat bildiğim sahil şehirlerinde zaten kısa ömürlü olan beyaz güzellik, güya anlaşılır gerekçelerle sokaklarda, yollarda belediye kepçelerinin tacizine uğrar; zira ulaşımı aksatmaktadır! Oysa çocuklar henüz ellerini bile sürememiş, kartopu oynayamamış, kardan adam yapamamıştır. Bu sebeple şehre çok kar yağmasını, okulların bir-iki gün tatil edilmesini sevmişimdir. Kar sahilde/şehirde yağmalanınca dağlar çeker beni. Beyaz saçlı bir bilgenin güvenini telkin eden karlı dağlar. Gidemeyiz, bırakmaz bırakamadıklarımız. Böylece mevsimler bize rağmen gelir, bize ve mekâna tesir ederek renklerini tuvale yansıtır, tekrar dönmek üzere çekip gider. Sahiden gider mi?
 
(kar yağdı yüreğime)
Yağan kar mıdır, masal mıdır?
kırılan gönül müdür, dal mıdır?
kar şakaklarımda,
efkar yüreğimde eğleşir...
sar beni anne,
buz tutan yüreğimi al avuçlarına.
ört beyaz başörtünü yorgan gibi üzerime;
gizle beni kar gibi,
sükûtumu duyar gibi,
sığındığım diyar gibi...
 
İsa YAR
 
*Berceste dergisi/Ocak 2011

01.02.2011

Yorumlar Toplam Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Bugünkü Gazete Manşetleri
Link Bankası
Hava Durumu