Geçtiğimiz hafta Ankara’daydım. Başkent’in nabzını tutmak, ülkenin kaderiyle hemhal olmak gibi bir niyetim yoktu. Sadece yakınlarımla bir arada olmayı yeğlemiştim.
Her zamanki gibi Tunalı’daki sahafa ve D&R’a gittik. D&R’ın üst katındaki sergiyi gezdik. Aydın Doğan Karikatür Yarışması’nda derece alan eserleri izledik. Bu yaz yapılması muhtemel Ünye Festivali sırasında Borsa Sergi Salonu’nda sergilenecek olan bu çizimleri sekiz ay öncesinden görmüş olduk.
Kızılay’daki tiyatroları ve diğer resim sergilerini gezemedim ama Karanfil Sokak’ta ve Sakarya’da nostalji yaşadım.
İlhan İlhan Kitabevi’ne vakit bulamadım, Dost Kitabevi’ni ziyaret ettim. Sansüre karşı okuma eylemi yapan Liseli gençlerin yanındaki kafede çay içtim, simit yedim. Akşam ayazında içimi titreten Ankara soğuğuna rağmen, Sakarya’da kızlı oğlanlı horona durmuş gençleri izledim. Lazca söylüyorlardı. Ortada bir ekip başı tempo veriyor, yanındaki genç tulum çalıyordu. Yoldan geçen gençlerin katılımıyla horon kalabalıklaştı. Sadece horon oynayanlar değil, izleyenler de söylüyordu. Soğuktan çok, bir Karadenizli olarak koronun dışında kalmaktan utandım, uzaklaştım.
****
Ankara’ya gelmişken mutlaka sinemaya gitmeliydim...
İzlemek istediğim film, Özcan Alper’in ikinci uzun metrajlı filmi Gelecek Uzun Sürer idi. (İlk filmi Sonbahar’la iyi bir çıkış yapmıştı.)
Alper’in filmi adını Louis Althusser’in otobiyografik eserinden alıyor: L`avenir dure longtemps.
Filmin diğer başlığı, şimdiki moda deyişle mottosu İtalyan şair ve yazar Cesare Pavese’ye ait:
“Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?"
Sırf bu kadarı bile Alper’in filmini izlemeye yeterdi. Adana Altın Koza ve Malatya Film festivallerinden aldığı ödüller de cabası.
****
Gelecek Uzun Sürer’i izlemek için Panora Sinemalarını tercih ettik. Gündüz seanslarından biriydi, salonda bizden başka kimse yoktu. Filmin başlamasına yakın önce iki, sonra bir kişi daha geldi. Gelenler orta yaş kuşağından bayanlardı. Filmi toplam yedi kişi izledik. İyi ki bu filme gelmişiz, aksi halde üç kişiye oynamış olacaktı…
****
Filmin konusu şöyle:
Üniversite’de tez çalışması yapmak isteyen Sumru adındaki bir genç kızın yolu Diyarbakır’a düşer. Ağıtlar üzerine yaptığı çalışmada Ahmet adında bir gençten yardım görür. Sinema tutkunu Ahmet, yaşadığı bölgenin tüm çelişkilerini içinde taşır. Sumru ise, aynı bölgede “dağ kadrosuna” katılan gençlerden birinin sevgilisidir.
Sumru, Doğu Karadeniz’deki annesiyle Hemşince konuşur. Diyarbakır’da yıkık bir kiliseyi bekleyen yaşlı bir Ermeni’yle yarenlik eder. Aradığı ağıtları derlemeye çalışırken yakınlarını kaybedenlerle görüşür. Kayıp fotoğraflarının sergilendiği panonun önünde konuşanların çoğu kadındır ve çoğunlukla Kürtçe konuşurlar. (Türkçe alt yazıdan ne dediklerini anlarız.) Bu görüşmeler esnasında Sumru, iki yıldır haber alamadığı sevgilisini de kayıplar listesinde aramaya başlar. Costa Gavras’ın Missing (Kayıp) filmindeki gibi olmasa da, Wim Wenders filmlerindeki gibi bir yolculuğa çıkar.
Bu defa rota Hakkâri’dir.
Güneydoğu’daki savaşla, yargısız infazlarla “yüzleşmeyi” gündeme getiren film, ne yazık ki bizde daha çok “Kürt Propagandası” izlenimi yarattı. Savaşı hiç Mehmetçik cephesinden ele almadığı, tek yanlı baktığı kanısı hâkim oldu. (Filmin bir Mahsun Kırmızıgül filmi olmadığını söylesem de ikna edici olamadım.)
Üstelik filme Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı destek sağlamış.
Acaba “Dersim’le Yüzleşme”nin ardından “Ermeni Tehcir’i, Rum Mübadelesi ve Doğu Karadeniz’in etnik muhasebesi” mi gelecek?
****
Evet, Althusser’in sözünü ettiği gelecek uzun mu sürer?
Galiba tarihle yüzleşerek bulacağız bu sorunun cevabını.
(Şu dakikada, Eymür’ün gözaltına alındığı haberi geldi. Heyhat, yüzleşme böyle böyle mi gerçekleşecek yoksa!)